Sedef Zerafeti
Zamanla parlayan bir zarafet…
O sabah, ilk ışıklar aynaya yansıdığında kadının parmakları usulca küpesine uzandı. Altın halkaların içine zarifçe yerleşmiş dikdörtgen sedef taşlar, tam da güneşin ilk ışıkları gibi yumuşak bir ışıltıyla göz kırpıyordu. Bu ışıltı, yalnızca bir aksesuardan değil, bir hatıradan, bir hissten doğuyordu.
“Sedef Zerafeti”, ne gösterişliydi ne de sıradan. İnceliğini ses etmeden anlatan kadınlar gibi sessizdi… ama güçlüydü.
Bir zamanlar bir denizin dibinde saklı olan o sedef, şimdi kulağında geçmişin ve zarafetin izini taşıyordu. Her taş, bir hikâyeyi fısıldar gibiydi: nazik bir gülümseme, zarif bir bakış, geçip giden ama iz bırakan bir an…
Bu küpeyi takan kadın, sadece güzel görünmüyordu — zamanı durduruyordu.
Ve herkes, bir an olsun başını çevirip o ışıltıya baktığında, kendi içindeki zarafeti hatırlıyordu.
Sedef Zerafeti, işte tam da buydu: Gösterişsiz bir ihtişam, yavaş akan ama unutulmayan bir hikâye.